BİR DERSİN YOKLUĞU MU, BİR NESLİN BOŞLUĞU MU?

EĞİTİM (Web Sitesi) - Web Sitesi | 14.05.2026 - 20:27, Güncelleme: 14.05.2026 - 20:27
 

BİR DERSİN YOKLUĞU MU, BİR NESLİN BOŞLUĞU MU?

Türkiye’de okullardaki şiddet olayları, dijital dünyanın etkisi ve eğitim sistemindeki değer boşluğu yeniden tartışma konusu olurken, asıl soru hâlâ cevap bekliyor: Çocuklara neyi, ne zaman ve nasıl öğretmedik?
                  Türkiye’de okullardaki şiddet olayları, dijital dünyanın etkisi ve eğitim sistemindeki değer boşluğu yeniden tartışma konusu olurken, asıl soru hâlâ cevap bekliyor: Çocuklara neyi, ne zaman ve nasıl öğretmedik?                 Türkiye yine acı haberlerle sarsıldı. Okullarda yaşanan şiddet olayları, çocukların birbirine yönelen öfkesi ve toplumun geleceğine dair kaygılar yeniden gündemin merkezine yerleşti. Özellikle Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan olaylar, meselenin yalnızca bireysel değil, daha geniş bir toplumsal zemine sahip olduğunu bir kez daha gösterdi.                 Her olaydan sonra aynı sorular soruluyor: “Neden?” ve “Nasıl buraya geldik?”                 Ama asıl soruyu sormaktan hâlâ kaçıyoruz:                 Çocuklara neyi, ne zaman ve nasıl öğretmedik?                 Bu soru, aslında yeni değil. Eğitim politikaları ve din eğitimi üzerine yaptığı çalışmalarda duayen hocamız Prof. Dr. Recep Kaymakcan uzun süredir tam da bu noktaya dikkat çekiyor: “Çocuklara yalnızca bilgi vermek yetmez; onları değerle, ahlakla ve temelde bir yaşam biçimi olan dinimiz İslamiyet’in anlam duygusuyla yetiştirmek gerekir” şeklinde özetliyor bizlere…                 Bugün eğitim sistemine baktığımızda dikkat çekici bir tabloyla karşılaşıyoruz. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ülkemizde,  ilkokulda ancak 4. sınıftan itibaren başlıyor.  Oysa eğitim psikolojisinde gelişim evrelerinden , 0–8 yaş aralığını kapsayan erken çocukluk döneminin, bireyin değer dünyasının şekillendiği en kritik evre olduğunu ortaya koyuyor. Bu dönem yalnızca akademik değil, aynı zamanda ahlaki, dini ve duygusal temellerin de atıldığı bir süreçtir.                 Daha da dikkat çekici olan şu:  Ülkemizde  kanunlar nezdinde  baktığımızda da din eğitimi başlangıç yaşının İlkokullarda  soyut işlemler basamağı olan 4. sınıf  9-10 yaş seviyesinde başlatılacaktır şeklinde kesinlikle  bir ibare bulunmamasıdır.                 Ne 1982 Anayasası böyle bir sınırlama getiriyor (hatta aksine  Anayasamızda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi zorunlu dersler arasında yer almışken)  ne de 1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu dersin 4. sınıfta başlamasını şart koşuyor. Yani ortada hukuki bir zorunluluktan çok, zamanla tarihsel olarak yerleşmiş ihmalkar bir alışkanlık var.  Tarih ise bize başka bir şey söylüyor.                 Türkiye’de din eğitiminin sistemden çıkarılması süreci 1930’lu yıllarda kademeli olarak gerçekleşmiş, 1930’ların başında ilkokuldan tamamen kaldırılmıştır. 1949 yılında ise yeniden 4. ve 5. sınıflarda müfredata alınarak sisteme geri dönmüştür. Neredeyse 20 yıl aradan sonra gerçekleşen  bu dönüşüm, eğitim politikalarının toplumsal ihtiyaçlarla doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.                 O gün nasıl bir ihtiyaç ortaya çıkmış önce bu konuyu irdeleyelim. 20 yıl aradan sonra Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin tekrar müfredata konmasının temelinde dini gerekçelerden ziyade  toplumsal gerekçelerin ön planda olduğu; TBMM’de yapılan tartışmalara bakıldığı zaman anlaşılmaktadır. Tartışmalarda  Çocukların “büyüklere karşı saygı göstermemesi, komünizme karşı dinin toplumsal etkisinden yararlanma düşüncesi, dinin Türk kültürünün önemli bir unsuru olması, gençlerin vefat eden yakınlarının arkasından Kur’an okumayı bilmemesi sıralanan gerekçeler arasındadır” (Şimşek, 2013) Bugün ise   benzer bir tartışmanın farklı bir biçimde karşımıza çıktığını söylemek mümkün.                 Cumhuriyet sonrası dönemde laiklik ilkesinin yorumlanma biçimi, din eğitiminin uzun süre kamusal alanın dışında kalmasına yol açmıştır. Bu süreç yalnızca okulu değil, aileyi de etkilemiştir. Bugün birçok aile, çocuklarına sistemli bir değer ve ahlak eğitimi verecek pedagojik donanıma sahip değil. Eğitim sisteminin ise bu boşluğu bugün yeterince dolduramadığı aşikar… Aile ve okul bu eğitimi yeterince veremiyorsa KİM verebilir? ASIL MESELE BU!!!                 Tam da bu noktada yeni bir gerçeklik  devreye giriyor: dijital dünya.                 Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan olaylara bakıldığında, çocukların yalnızca eğitim eksikliğiyle değil, aynı zamanda sosyal medya, kontrolsüz içerikler ve internet oyun odalarının etkisi altında şekillendiği görülüyor. Bugün birçok çocuk, değerlerini aileden ya da okuldan değil; algoritmaların yönlendirdiği dijital içeriklerden öğreniyor.                 Sosyal medya platformları ve çevrim içi oyun dünyaları, çocukların yalnızca zamanını değil, zihinsel dünyasını da kuşatıyor. Şiddetin sıradanlaştığı, empati duygusunun zayıfladığı ve hızlı tepkinin öne çıktığı bir kültür, fark edilmeden inşa ediliyor.                 Böyle bir ortamda, güçlü bir değer eğitimi olmadan çocukların bu etkilere karşı direnç geliştirmesi giderek zorlaşıyor.                 Sonuç; ise giderek daha görünür hale geliyor:                 Çocuk, değerleri ya rastgele öğreniyor ya da hiç öğrenemiyor.                 Burada mesele “daha fazla din” ya da “daha az din” tartışması değildir.                 Asıl mesele, değerler eğitiminin sistemli ve erken yaşta verilip verilmediğidir.                 Nitekim 2014 yılında 19. Millî Eğitim Şûrası’nda açık bir öneri gündeme gelmiştir: Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilkokul birinci  sınıftan itibaren verilmesi. Bu öneri kabul edilmiş, kayda geçirilmiş ancak geçen 12 yıllık süreçte bir türlü uygulanmamıştır.                 Peki neden? Bu sorunun kamuoyuna açıklanmış net bir cevabı yok.                 Oysa uluslararası örnekler oldukça nettir. Almanya’da din eğitimi ilkokul birinci sınıfta yılla başlar ve devlet denetiminde çoğulcu bir yapıda yürütülür. İngiltere’de “Religious Education” zorunlu eğitimin başlangıcı olan birinci sınıftan itibaren verilir. Norveç ve Belçika gibi ülkelerde ise din ve etik eğitimi erken yaşta ilkokul birinci sınıfta  çoğulcu ve pedagojik temellerle uygulanmaktadır.                 Türkiye ise tüm bu örneklere ve kendi tarihsel tecrübesine rağmen bu alanda çekingen bir pozisyon almaktadır.                 Hatta çok ilginç olanı ise Avrupa’daki Türk ailelerin çocukları da Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlatılan din kültürü kitaplarıyla bu dersleri birinci sınıftan itibaren  okumakta iken  Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yurtdışı için hazırlanmış Din Kültürü ve Ahlak  Bilgisi ders kitapları bizim ülkemizde  erken çocukluk döneminde yani birinci sınıfta hali hazırda elimizde bulunan bu kitaplar pedagojik açıdan uygun şekilde hazırlanmış iken  neden ülkemizde okutulmamaktadır?                 Bu örneklerin ortak noktası şudur:                 Değerler eğitimi erken başlar, sistemlidir ve pedagojik çerçeveye sahiptir.                 Şu gerçeği görmezden gelmek mümkün değildir:                 Çocukları değerler eğitiminden uzak tutmak, onları nötr bırakmaz.                 Aksine, onları kontrolsüz dijital ve sosyal etkilerin insafına bırakır ve beyni muğlak bırakır.                 Elbette toplumsal sorunları tek bir nedene indirgemek doğru değildir. Ancak bir gerçek açıktır: değerler eğitiminin zayıf olduğu sistemlerde oluşan boşluklar mutlaka başka kaynaklar tarafından doldurulur.                 Bugün o boşluk, büyük ölçüde ekranlar tarafından doldurulmaktadır. Bu nedenle ufak bir dokunuşla sadece yapılması gereken;  haftalık ders saatleri çizelgesini düzenleyen Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olan  Talim Terbiye Kurulu’nun  zorunlu dersler arasında yer alan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini 4. Sınıf yerine 1. Sınıftan hatta anasınıflarından çoğulcu bir yaklaşımla  başlatması ile ilgili düzenlemeyi yapmasıdır.                 Belki de artık tartışmayı doğru yerden başlatmanın değil yasaları ve alınan kararları daha çok geç olmadan ve Asımın Neslini kaybetmeden uygulamanın zamanı gelmiştir:                 Çocuklara yalnızca bilgi mi vermeliyiz, yoksa onları gerçekten  devletine, milletine ve ailesine hayırlı , sağlıklı evlatlar olarak hayata  mı hazırlamalıyız?                 Çok geç olmadan, haydi tüm Türkiye tek yürek  çocuklarımızla:  Türkiye Yüzyılında Yeniden İslam Felsefesiyle bir kedinin gözleri gibi, geçmişte olduğu gibi tüm dünyaya ışık olmalı ve  küllerimizden yeniden doğarak, Çınar gibi kök salmalıyız.                                                                                                                                                                                                                                                                  Öznur ÖZKANTAR
Türkiye’de okullardaki şiddet olayları, dijital dünyanın etkisi ve eğitim sistemindeki değer boşluğu yeniden tartışma konusu olurken, asıl soru hâlâ cevap bekliyor: Çocuklara neyi, ne zaman ve nasıl öğretmedik?

 

                Türkiye’de okullardaki şiddet olayları, dijital dünyanın etkisi ve eğitim sistemindeki değer boşluğu yeniden tartışma konusu olurken, asıl soru hâlâ cevap bekliyor: Çocuklara neyi, ne zaman ve nasıl öğretmedik?

                Türkiye yine acı haberlerle sarsıldı. Okullarda yaşanan şiddet olayları, çocukların birbirine yönelen öfkesi ve toplumun geleceğine dair kaygılar yeniden gündemin merkezine yerleşti. Özellikle Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan olaylar, meselenin yalnızca bireysel değil, daha geniş bir toplumsal zemine sahip olduğunu bir kez daha gösterdi.

                Her olaydan sonra aynı sorular soruluyor: “Neden?” ve “Nasıl buraya geldik?”

                Ama asıl soruyu sormaktan hâlâ kaçıyoruz:

                Çocuklara neyi, ne zaman ve nasıl öğretmedik?

                Bu soru, aslında yeni değil. Eğitim politikaları ve din eğitimi üzerine yaptığı çalışmalarda duayen hocamız Prof. Dr. Recep Kaymakcan uzun süredir tam da bu noktaya dikkat çekiyor: “Çocuklara yalnızca bilgi vermek yetmez; onları değerle, ahlakla ve temelde bir yaşam biçimi olan dinimiz İslamiyet’in anlam duygusuyla yetiştirmek gerekir” şeklinde özetliyor bizlere…

                Bugün eğitim sistemine baktığımızda dikkat çekici bir tabloyla karşılaşıyoruz. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ülkemizde,  ilkokulda ancak 4. sınıftan itibaren başlıyor.  Oysa eğitim psikolojisinde gelişim evrelerinden , 0–8 yaş aralığını kapsayan erken çocukluk döneminin, bireyin değer dünyasının şekillendiği en kritik evre olduğunu ortaya koyuyor. Bu dönem yalnızca akademik değil, aynı zamanda ahlaki, dini ve duygusal temellerin de atıldığı bir süreçtir.

                Daha da dikkat çekici olan şu:  Ülkemizde  kanunlar nezdinde  baktığımızda da din eğitimi başlangıç yaşının İlkokullarda  soyut işlemler basamağı olan 4. sınıf  9-10 yaş seviyesinde başlatılacaktır şeklinde kesinlikle  bir ibare bulunmamasıdır.

                Ne 1982 Anayasası böyle bir sınırlama getiriyor (hatta aksine  Anayasamızda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi zorunlu dersler arasında yer almışken)  ne de 1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu dersin 4. sınıfta başlamasını şart koşuyor. Yani ortada hukuki bir zorunluluktan çok, zamanla tarihsel olarak yerleşmiş ihmalkar bir alışkanlık var.  Tarih ise bize başka bir şey söylüyor.

                Türkiye’de din eğitiminin sistemden çıkarılması süreci 1930’lu yıllarda kademeli olarak gerçekleşmiş, 1930’ların başında ilkokuldan tamamen kaldırılmıştır. 1949 yılında ise yeniden 4. ve 5. sınıflarda müfredata alınarak sisteme geri dönmüştür. Neredeyse 20 yıl aradan sonra gerçekleşen  bu dönüşüm, eğitim politikalarının toplumsal ihtiyaçlarla doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.

                O gün nasıl bir ihtiyaç ortaya çıkmış önce bu konuyu irdeleyelim. 20 yıl aradan sonra Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin tekrar müfredata konmasının temelinde dini gerekçelerden ziyade  toplumsal gerekçelerin ön planda olduğu; TBMM’de yapılan tartışmalara bakıldığı zaman anlaşılmaktadır. Tartışmalarda  Çocukların “büyüklere karşı saygı göstermemesi, komünizme karşı dinin toplumsal etkisinden yararlanma düşüncesi, dinin Türk kültürünün önemli bir unsuru olması, gençlerin vefat eden yakınlarının arkasından Kur’an okumayı bilmemesi sıralanan gerekçeler arasındadır” (Şimşek, 2013) Bugün ise   benzer bir tartışmanın farklı bir biçimde karşımıza çıktığını söylemek mümkün.

                Cumhuriyet sonrası dönemde laiklik ilkesinin yorumlanma biçimi, din eğitiminin uzun süre kamusal alanın dışında kalmasına yol açmıştır. Bu süreç yalnızca okulu değil, aileyi de etkilemiştir. Bugün birçok aile, çocuklarına sistemli bir değer ve ahlak eğitimi verecek pedagojik donanıma sahip değil. Eğitim sisteminin ise bu boşluğu bugün yeterince dolduramadığı aşikar… Aile ve okul bu eğitimi yeterince veremiyorsa KİM verebilir? ASIL MESELE BU!!!

                Tam da bu noktada yeni bir gerçeklik  devreye giriyor: dijital dünya.

                Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan olaylara bakıldığında, çocukların yalnızca eğitim eksikliğiyle değil, aynı zamanda sosyal medya, kontrolsüz içerikler ve internet oyun odalarının etkisi altında şekillendiği görülüyor. Bugün birçok çocuk, değerlerini aileden ya da okuldan değil; algoritmaların yönlendirdiği dijital içeriklerden öğreniyor.

                Sosyal medya platformları ve çevrim içi oyun dünyaları, çocukların yalnızca zamanını değil, zihinsel dünyasını da kuşatıyor. Şiddetin sıradanlaştığı, empati duygusunun zayıfladığı ve hızlı tepkinin öne çıktığı bir kültür, fark edilmeden inşa ediliyor.

                Böyle bir ortamda, güçlü bir değer eğitimi olmadan çocukların bu etkilere karşı direnç geliştirmesi giderek zorlaşıyor.

                Sonuç; ise giderek daha görünür hale geliyor:

                Çocuk, değerleri ya rastgele öğreniyor ya da hiç öğrenemiyor.

                Burada mesele “daha fazla din” ya da “daha az din” tartışması değildir.

                Asıl mesele, değerler eğitiminin sistemli ve erken yaşta verilip verilmediğidir.

                Nitekim 2014 yılında 19. Millî Eğitim Şûrası’nda açık bir öneri gündeme gelmiştir: Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilkokul birinci  sınıftan itibaren verilmesi. Bu öneri kabul edilmiş, kayda geçirilmiş ancak geçen 12 yıllık süreçte bir türlü uygulanmamıştır.

                Peki neden? Bu sorunun kamuoyuna açıklanmış net bir cevabı yok.

                Oysa uluslararası örnekler oldukça nettir. Almanya’da din eğitimi ilkokul birinci sınıfta yılla başlar ve devlet denetiminde çoğulcu bir yapıda yürütülür. İngiltere’de “Religious Education” zorunlu eğitimin başlangıcı olan birinci sınıftan itibaren verilir. Norveç ve Belçika gibi ülkelerde ise din ve etik eğitimi erken yaşta ilkokul birinci sınıfta  çoğulcu ve pedagojik temellerle uygulanmaktadır.

                Türkiye ise tüm bu örneklere ve kendi tarihsel tecrübesine rağmen bu alanda çekingen bir pozisyon almaktadır.

                Hatta çok ilginç olanı ise Avrupa’daki Türk ailelerin çocukları da Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlatılan din kültürü kitaplarıyla bu dersleri birinci sınıftan itibaren  okumakta iken  Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yurtdışı için hazırlanmış Din Kültürü ve Ahlak  Bilgisi ders kitapları bizim ülkemizde  erken çocukluk döneminde yani birinci sınıfta hali hazırda elimizde bulunan bu kitaplar pedagojik açıdan uygun şekilde hazırlanmış iken  neden ülkemizde okutulmamaktadır?

                Bu örneklerin ortak noktası şudur:

                Değerler eğitimi erken başlar, sistemlidir ve pedagojik çerçeveye sahiptir.

                Şu gerçeği görmezden gelmek mümkün değildir:

                Çocukları değerler eğitiminden uzak tutmak, onları nötr bırakmaz.

                Aksine, onları kontrolsüz dijital ve sosyal etkilerin insafına bırakır ve beyni muğlak bırakır.

                Elbette toplumsal sorunları tek bir nedene indirgemek doğru değildir. Ancak bir gerçek açıktır: değerler eğitiminin zayıf olduğu sistemlerde oluşan boşluklar mutlaka başka kaynaklar tarafından doldurulur.

                Bugün o boşluk, büyük ölçüde ekranlar tarafından doldurulmaktadır. Bu nedenle ufak bir dokunuşla sadece yapılması gereken;  haftalık ders saatleri çizelgesini düzenleyen Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olan  Talim Terbiye Kurulu’nun  zorunlu dersler arasında yer alan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini 4. Sınıf yerine 1. Sınıftan hatta anasınıflarından çoğulcu bir yaklaşımla  başlatması ile ilgili düzenlemeyi yapmasıdır.

                Belki de artık tartışmayı doğru yerden başlatmanın değil yasaları ve alınan kararları daha çok geç olmadan ve Asımın Neslini kaybetmeden uygulamanın zamanı gelmiştir:

                Çocuklara yalnızca bilgi mi vermeliyiz, yoksa onları gerçekten  devletine, milletine ve ailesine hayırlı , sağlıklı evlatlar olarak hayata  mı hazırlamalıyız?

                Çok geç olmadan, haydi tüm Türkiye tek yürek  çocuklarımızla:  Türkiye Yüzyılında Yeniden İslam Felsefesiyle bir kedinin gözleri gibi, geçmişte olduğu gibi tüm dünyaya ışık olmalı ve  küllerimizden yeniden doğarak, Çınar gibi kök salmalıyız.

                                                                                                                                                                                                                                                                 Öznur ÖZKANTAR

Ankara HABERİ

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.