ÖĞRETMEN OLMAK MI? ÖĞRETMENCİLİK OYNAMAK MI?
ÖĞRETMEN OLMAK MI? ÖĞRETMENCİLİK OYNAMAK MI?
Son günlerde basında yer alan Ankara’da, 9. sınıf öğrencilerinin sınıfta öğretmenlerine yaptıkları zorbalığı ve şiddeti görünce, bir öğretmen ve yönetici olarak, bundan 15 yıl öncesinde yaşadığım bir anımı hatırladım.
Son günlerde basında yer alan Ankara’da, 9. sınıf öğrencilerinin sınıfta öğretmenlerine yaptıkları zorbalığı ve şiddeti görünce, bir öğretmen ve yönetici olarak, bundan 15 yıl öncesinde yaşadığım bir anımı hatırladım.
Ankara’da 8 derslikli bir okulda görev yapmaktaydım. Bir sınıf öğretmeni olarak mesleğin en idealist yılları olan 6. yılımda Çankaya’da, duayen dediğimiz, başöğretmenlerimizin yanında kendimi geliştirerek, ilerde ülkemizin bilim insanlarını yetiştiren bir öğretmen olmak için çabalıyordum. O gün bahçede nöbetçiydim ve teneffüste öğrencilerin güvenli bir şekilde oynamalarını sağlamak için dolaşmaktaydım. Benden yaşça büyük bir öğretmenimiz de bahçede kantine, yanıma doğru ilerliyordu. Tam o sırada İlkokul öğrencimizin attığı bir top hızla bana çarptı. Ben de:
-”Yavrum dikkat et, bak top canımı acıttı, arkadaşlarına da gelebilir.” dedim.
Öğrencimiz, bana bağırarak, ellerini kaldırmış isyan eder bir şekilde:
- “Sen de orda durmasaydın.”, dedi.
Bahçede kantine doğru bize yaklaşan öğretmenimiz de, öğrencimizin bağırarak bana söylediği sözleri duymuştu, o an da öğretmen arkadaşımla göz göze geldik. İkimiz birbirimize bakıyor ve sözün bittiği yerdeyiz der gibi yutkunuyorduk, kelimeler adeta boğazıma düğümlenmişti. Şaşkınlığını üstünden atan öğretmen arkadaşım yanıma gelerek:
- Sen iyi misin?”Umarım bir şeyin yoktur, diye sorup arkasından, “Bu öğrencilerin hali büyüyünce ne olacak? dediğini daha dün gibi hatırlıyorum.
Ben de acımı hafifletmek için bir elimle topun geldiği yeri ovalayarak, şaşkınlık içerisinde, daha ilkokulda 7-8 yaşlarında olan bir öğrencinin, iki öğretmeninden hiç çekinmeden saygısızca bu cümleleri nasıl sarf edebildiğini anlamlandırmaya çalıştım. O gün boyunca kendime gelemedim. Önce öğrencimizin şiddet dolu davranışını, ailesini, sonra kendi öğretmenliğimi ve eğitim sistemimizi sorguladım. Daha o günden eğitimde bugünleri düşünerek, küçük yaştaki öğrencilerin davranış sorunlarını irdelemeyi ve bu sorunlarının çözüm yollarını araştırmayı ve bulmayı da kendime görev addettim.
Evet, toplumda bir şeyler yanlış gidiyordu. Sorunu irdeledikçe, öncelikle Türk aile yapısının nasıl bozulmaya başladığını ve toplumun en temel yapı birimi olan ailenin ne denli yozlaştığını görmüş olmanın tarifsiz acısıyla.” Bana bir harf öğretenin, kırk yıl kölesi olurum”, diyen Hz. Ali’yi düşündüm, yine bizim çocukluğumuzda, anne babamızın, “aman kızım öğretmenine saygı da kusur etme bak, o sana okuma yazma öğretiyor çok yoruluyor”, dediklerini hatırlayarak o dönem de mesleğimizin ne denli kıymetli ve saygıdeğer bir meslek olduğunu, bugün ise öğretmenlik mesleğinin ne kadar değersizleştiğini gördüm. Hatta geçmişte ailelerin öğrenciyi ilkokula başlatırken öğretmenine,” eti senin, kemiği benim”, dediği o günlerden bugünlere nasıl geldiğini, küçüğün büyüğe, büyüğün küçüğe saygı ve sevgisinin nasıl böyle yitirildiğini anlamlandırmaya çalıştım.
Türk aile yapısı nasıl bu denli bozulmuştu ki büyüğe saygı unutulmuştu. İlk bozulmanın televizyonlarda yabancı diziler ile başladığını düşünmeye ve yabancı dizilerin evlerimize masumane bir şekilde girerek, zihinleri kasıtlı bir şekilde, nasıl yozlaştırdığını ve ailelerin ahlak yapısını nasıl bozduğunu görmeye başladım. Geçmişten günümüze geldiğimiz bu süreçte de, Türk aile yapısına kasıtlı olarak nasıl operasyon çekildiğini idrak ettim. Minik öğrencimizin bozulmuş aile yapısı ve çevresinde, model aldıkları anne babalar yoluyla bu tür olumsuz davranışlar geliştirdiklerini çözümledim.
Bozulan aile yapılarından sonra, eğitim sistemimizde ne değişmişti ki bu öğrenciler hem kendi akranlarına sevgisiz, hem de büyüklerine saygısız olmuşlardı. O dönemde Türk eğitim sisteminde okullarda şeffaflık ilkesi adı altında, 2012 yılında, “Alo 147” diye bir bilgi edinme hattının oluşturulduğunu ve bu iletişim hattının, eğitim sistemimiz için ne denli zararlı bir oluşumla ihbar şikayet hattına dönüşebileceğini düşündüğümü de daha bugün gibi hatırladım.
CİMER, MEBİM, Alo 199 şeklinde bir çok versiyonu bulunan bu şikayet hatlarının aslında ilk kuruluş amacı bilgi amaçlıyken, nasıl da veli tarafından okula yönelik bir tehdit aracı haline geldiğini süreçle birlikte görmüş oldum. Şu an da şikayet hatlarının geldiği son nokta; canı sıkılanın veli olmasına da gerek yok, amca, teyze, dede vb. bir şeyler yazayım da öğretmen bizden korksun, çocuğumuza iyi not versin, iyi davransın şeklinde, bir tehdit ve baskı aracı olarak öğretmenlere karşı silah olarak kullanılmasıdır. Ne yazıktır ki, bu hatlar aracılığıyla oluşturulan şikayetler ile haksız yere yıpratılan öğretmenlerin motivasyonları düşmekte, kendisini ve öğretmenliğini sorgular halde, sıkıntı yaşadığı sınıfa girmek istememektedir. Tabi hal böyle olunca da, mesleğe küsme dediğimiz süreçle birlikte, eğitimcilerimiz, öğretmen olmaktan çıkıp, öğretmencilik oynamaya başlamaktadır. Bu durumu bir kez yaşayan öğretmenlerimiz artık temkinli davranmak zorunluluğuyla kendini şikayet ettirmemek için kılıktan kılığa girerek öğretmencilik oynamaya çalışmaktalar. Böylece öğretmenlik mesleğinin yozlaşma süreciyle birlikte, eğitimciler öğrenciye haksız olduğu durumlarda bile bağıramamakta, düşük not verememekte, psikolojisi bozulacak diye yerini dahi değiştirememektedir. Ne yazık ki, bir nesil çaresiz bir şekilde, öğretmenin elinden kayıp gitmektedir.
Bu süreçlerle etkisizleştirilen öğretmenlerin tekrar etkin hale getirilmesi için yetkililerin acilen asılsız olduğu anlaşılan şikayetler hakkında, veliye yaptırım uygulaması yoluna gidilmelidir. Böylece okul tüm çalışanlarıyla kurum olarak korunmalıdır. Tabi ki bazen yöneticilerin, öğretmenlerin de hatalı olduğu durumlar mutlaka olmakta, o zaman da öğrenciyi koruyan bir sistemle öğretmenin ya da yöneticinin hatalı olduğu alan ile ilgili iyileştirme çalışmaları yapıcı bir şekilde gerçekleştirilmelidir.
Mesleğimin daha 6. yılında yaşadığım bu tarifsiz hatıradan, bugüne kadar geçen ve 15 yıldır da şiddeti giderek artan olumsuz süreçlerin acı faturasını, hem bir anne, hem de bir öğretmen olarak, hep birlikte ödediğimiz çok zor günlerden geçmekteyiz. 15 yıl önce “Daha çok küçük yedi sekiz yaşında diyerek, aman kötü davranmayın, çocuk daha aklı ermiyor, tabi ki hata yapa yapa öğrenecek” şeklinde, bakanlık tarafından rehber öğretmenler yoluyla korunan bu çocuklar, bugün 16 yaşında karakol basan, güvenlik güçlerimizi bombalayan canilere dönüştüler. Daha bugün yine İstanbul’da neredeyse Türkiye’nin en prestijli erkek liselerinin birinde, erkek öğrencilerin, kız arkadaşlarının okuldaki görüntülerini, okul kamera odasından alarak, yapay zekayı da kullanarak elde ettikleri sahte uygunsuz görüntüler ile kız arkadaşlarını tehdit etme yoluyla, taciz ederek, insanlıktan çıkmaları ve çeteleşmeleri de, geçen 15 yıllık süreç içerisinde katlanarak büyüye artık ne bakanlığın ne de yasaların çözemediği, içinden çıkılamaz sorunlar yumağı olarak karşımızda durmakta.
Değişen dünyada nesillerimizi kaybetmemek ve neslimize sahip çıkmak için tüm kurumların ortak hareket edeceği bir şekilde, acilen eğitim sistemimizi dönüştürmek için eğitim seferberliğini başlatmamız gerekir. Oktay Sinanoğlu’nun söylediği gibi 2. Kurtuluş Savaşı topla tüfekle değil, zihinlerde olacaktır. Bu dönüşüm savaşı özellikle, x kuşağı diye adlandırılan ve yaşları şu an 45- 55 yaş arası yetişkinlerin liderliğinde gerçekleşecektir.
Eğitimde yapılacak olan bu dönüşüm, sekülerleşme diye söylenilen ve ülkemizde hep yanlış kavratılan, çağdaşlık adı altında kendi inanç sisteminden ve kültüründen koparılan bir gelişimle değil; ancak ilk insanlık tarihinden başlayarak, insanın var oluş temeli olan inanç sistemi üzerine kurulacak yapı üzerinde, dönüşen bir eğitim modeli ile gerçekleştirilecektir. Ülkemizde aydın dediğimiz bir kesim İslam dinini neredeyse hiç bilmedikleri ve tanımaya çalışmadıkları için de, dinimizi ortaçağdan kalma ilkel bir düşünce ve dogmatik bir kurgu olarak nitelendirmekte, aynı zamanda Laiklik ilkesini de bahane ederek, insan bilmediği şeyden korkar temeliyle, dinimizden uzaklaşmaktadır. Bu nedenle İslam dinimizin aslında ilk insanlıktan bu yana ahlak temelli bir yaşam biçimi olduğunu, kendisini sözde aydın gören bu kesime anlatmak, kavratmak ve öğretmekle işe başlamalıyız.
Gelişmiş batı diye kabul ettiğimiz İngiltere başta olmak üzere, bir çok ülkenin eğitim sistemlerine bakıldığında, Fransa hariç diğer gelişmiş batı ülkelerinde de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin okul öncesi dönemden başlayarak, devlet eliyle ders olarak bir yaşam biçimi olarak verildiğini görmekteyiz Geçmişe baktığımızda Ortaçağ Avrupası’nda, geri kalmış batı medeniyetine, İslam felsefesi bir kedinin gözleri gibi ışık tutmuştur. Avrupa önce Rönesans dediğimiz bilim ve teknik alanında sonrasında da Reform dediğimiz dini yenilik hareketlerini yaparak, ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişim seviyesini 300 yıl sonra yakalayabilmiştir. Avrupalı dediğimiz batılılar gelişmek için zorunlu olarak yapmak zorunda kaldıkları reform hareketleriyle, inanç sistemi üzerine kurulmayan hiçbir devletin var olamayacağını ve gelişemeyeceğini görmüşlerdi. Bu nedenle özde, kendi dini inanç ve kültür sistemlerine bağlı kalarak, Hıristiyanlık temeli üzerine oturmuş bir devlet yönetimi modeli geliştirmişlerdir. Avrupa’da Hıristiyanlık dinine, orta çağda sahte papazlar ve din adamları tarafından sokulan cennetten tapu verme, aforoz etme gibi bir çok ilkel hareket tarzı Reform hareketleriyle reddedilmiş ve sonrasında da Hıristiyanlık dininin yaşam biçimi üzerine kurulu, dönüşen bir eğitim modeli inşa edilmiştir. Hatta geçen haftalarda Papa 14. Leo’nun İznik’e gelerek hac görevini yerine getirmesinin sebebi dini inançları olan Hıristiyanlık dinini tekrar gençliğine ikinci reform hareketleriyle dönüştürerek kavratmak ve kökleri olan İznik’te değişen dünyaya ayak uydurmak üzere, yeniden doğmak içindir. Bizler de ülkemizde yakın geçmişten başlayarak bugün de dahil olmak üzere, dinimize sokulmaya çalışılan sahte şeyhler ve tarikatlar ile uydurulmuş din ve ibadet şekilleri gibi dinimizi yozlaştıran, sahteleştiren bu yapıdan acilen kurtulmalıyız. İslam dinimizin kitabı olan Kuran’ı Kerim’in bizlere kılavuzluk eden gerçekliğinde, ahlaki bir yaşam temelinde İslam hukuku, fıkhı, ilmi, tarihi konularıyla birleşen, Türk İslam kültür anlayışını doğru öğrenerek, kavrayarak köklerimize geri dönmeliyiz. Dönüşüme de tam da buradan başlamalıyız, yoksa önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün belirttiği muasır medeniyetler seviyesine hiçbir zaman ülkemizi çıkartamayız.
Türk aile yapısındaki bozulmaların da aslında, yaşamda varoluşumun temeli olan inanç sistemimizi yani İslam dinini, doğru düzgün bir şekilde öğrenip , neticesinde de anlayıp, yaşam biçimi haline getirememekten kaynaklı olduğunun farkına varmalıyız. Bu farkındalıkla, okul öncesinden başlayarak, ahlak eğitim temelli bir sistem üzerine oturtulmuş ve herkesin kendi dini inançlarına saygı duyan dini eğitim modelinin, üniversite eğitimi de dahil olmak üzere, zorunlu bir şekilde yaşam biçimi şeklinde tasarlamak zorundayız. Doğal bir süreç olarak da zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerini eğitim sistemine adapte etmeliyiz. Bakanlığımız Maarif Modeli de ancak bu temelde, bu anlayışla dönüşümün öncüsü olacaktır. Din ve ahlak eğitiminin nasıl ve ne şekilde eğitim sistemimiz içerisinde ders olarak yer alması gerektiği ile ilgili yasal değişikliklerin de acilen yapılarak, yasalaştırılması için meclisimizde “Acil Eğitim Seferberliği Komisyonu” kurulmalıdır. Ayrıca bilgi alma ve danışma temelli hatlardan, şikayet temelli ihbar hatlarına dönüştürülen MEBİM vb . hatların da, eğitim sistemimizde yaratmış olduğu yıkıcılığının önüne geçmek için; mecliste kurulacak komisyonda görüşülmek suretiyle; öğrenci, öğretmen ve veli hak ve sorumluluklarının net olarak belirlendiği, yasaların açık yönlerinden kaynaklı, herkesin mağdur edildiği bir yapıdan, herkesin haklarını koruyan bir yapıya dönüştürülmek şekliyle, gerekli yasal düzenlemeler acilen yapılmalıdır. Atatürk’ün halkı eğitmeye yönelik açtığı Millet Mektepleri gibi, halkın dönüşen yeni eğitim sistemi modelini öğrenip kavrayabilmeleri için, “Eğitimde Dönüşüm Aile Okulları’nın” da açılması ve böylece topyekûn olarak dönüşümün gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Eğitimin en temel ögesi olan öğretmenlerimizin de açılan eğitim akademiler yoluyla, uzun soluklu en az bir yıl olacak şekilde, uzman öğretmen ve başöğretmenlik eğitimi temelinde, dönüşümü hazmedecek şekilde yetiştirilmelerini sağlamak için de yasal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “Öğretmenler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.”, sözünden hareketle, en temele öğretmen eğitimini alan, aile eğitimleriyle de senkronize edilmiş eğitimde dönüşüm hareket planının, acilen devreye sokulması gerekmektedir. Yoksa değişen dünyada ülkemizin zihin savaşları ile işgal edildiğine ve sömürü düzeninin çocuklarımızla birlikte, bizleri nasıl yeni kurbanları haline getirdiğine de tanıklık edeceğiz. Hep birlikte yarın çok geç olmadan, bugün eğitimde dönüşüm diyerek, Kurtuluş Savaşı’mızın ikincisini zihinlerde eğitimle başlatarak, geçmişte atalarımızın yaptığı gibi, işgalcilerin sinsice hazırladıkları bu zihin işgalleri seferlerinden galibiyetle çıkmalıyız.